Biyografi/Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografi/Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mart 08, 2015

On üç Günün Mektupları ve 1967-1978 Mektupları - Cemal Süreya

Dili: Türkçe

Cemal Süreya'nın eşi Zuhal Hanım hastanedeyken yazdığı mektuplar var bu kitapta. Hala şiire giriş yapamadığım için şiirine giriş yapamadığım Cemal Süreya'yı önce kişisel olarak tanımak istedim. 

Gerçek hayatlara böyle bakış atmak hoşuma gidiyor. O sıralar oğulları küçük daha, en çok dokunan yer o oldu. Ne zorluklarla büyütülüyor çocuklar. Gencecik yaşında trafik kazasında ölmüş o tatlış çocuk.. 

Neyse.. Cemal Süreya'yı tanımak, bir de o dönem hayat nasılmış ki diye görmek isterseniz, buyrun.

Şubat 21, 2014

Macellan Bir İnsan Bir Yaşam - Stefan Zweig

Macellan - Bir İnsan Bir Yaşam
Dili: Türkçe

Adından da belli olacağı gibi Macellan'ın hayat hikayesini anlatan bir biyografi. Stefan Zweig son zamanlarda Freud okuduğumdan dolayı da ilgimi çekiyordu aslında. Zira ikisi arkadaşmış. Neyse, gelelim kitaba. Zweig'in anlatımı ne güzelmiş arkadaş. Ordan burdan derlemiş belgeleri, ortaya güzel bir hikaye çıkarmış. 

Daha çok Macellan'ın tarafını tutsa da, eleştirdiği yerler de var yani objektife yakın bir sübjektiflikle yazmış diyebiliriz.

Macellan'ın hayatı gerçekten çok ilginçmiş, ve yazarın fikrine göre asla hak ettiği saygıyı ve ilgiyi görememiş. Gerçi günümüzde tanınan kişi Macellan'dır, filoyu İspanya'ya ulaştıran del Cano değil. Veya zaten uçakların olduğu dönemimizde gemilere pek önem verilmiyordur.

Kitabı Macellan haricinde 16. yüzyıl barbarlık (koloni) akımını öğrenmek için de aydınlatıcı buluyorum. Kitabın daha en başında Haçlı Seferlerinin iç yüzünü, bu keşif gezilerinin neden yapıldığını hristiyan olmasa da bir Avusturyalı/Avrupalı'nın gözünden böyle heretik bir şekilde sert eleştirilmesi hoşuma gitti. Ayrıca hep duyduğumuz "baharat yolu"nun neden bu kadar önemli olduğu ve dünyayı değiştirecek seferlere savaşlara sebebiyet verdiğini de çok güzel açıklamış.

Malezya'yı ziyaret etmiş birisi olarak, özellikle zamanın gözde limanı Melakka'da gördüğüm "asimile" halk beni çok üzmüştü. 500 yıl önce gelip onları Portekiz kolonisi haline getirenlere hala şükran duyup kutlamalar yapıyorlardı. İçim acımıştı. Kitapta anlatıldığına göre, aslen Portekizli olan Macellan, Portekiz kralının ona sırtını dönmesinden sonra İspanya'ya gider ve oranın vatandaşı olur. Yola çıktığı 5 gemilik filo da İspanya'ya aittir. Keşfedilen adaların İspanya ve Portekiz arasında nasıl paylaştırılacağı Papa tarafından bir fermanla belirlenmiştir. (babanızın toprağı sanki allahalla, çok kızıyorum). Nitekim, Macellan, yaklaşık 2 yıl sonunda Macellan boğazını keşfedip Pasifik'teki (bugünkü Filipinler'deki) küçük adalardan birinde yerliler tarafından öldürülür. Sebep? Orayı İspanya toprağı yapıp onları Hristiyan yapmaya çalışmasıdır. Çok barışçıl bir insan olan Macellan, hayatı ve yol boyunca her şeyi konuşarak çzömeye çalışan adam sen git yerlilerin gözünü korkutmak için saldır! Sinirlendim! Döneminin oyununa uymuş. Kitabın başında geçen bir cümleyi tek alıntı olarak sunuyorum aşağıda. 16. yüzyıl kolonileştirme döneminden, yerlilerin yurdundan ve canından edilmesinden de tiksindiğimi bir kez daha belirteyim. Ha bu Türkiye'nin güncel politika tartışmalarıyla bağdaştırılmasın lütfen, zira oralara hiç girmeyeceğim.


..Bilindiği gibi, milliyetçilik en kada saba elin bile titreştirmeyi becerdiği bir teldir..Sayfa89

..Haçlı seferleri (çoğu kz romantize edildiği gibi) Kutsal Mezar'ı imansızlarıne linden kurtarmak amacıyla yapılan mistik, dini bir girişim değildir kesinlikle; tarihin bu ilk Avrupa-Hristiyan koalisyonu, Kızıldeniz'deki emniyet zincirini delip geçmek ve Avrupa ve Hristiyanlık için Doğu ticaretinin önünü açmak yolunda atılan ilk bilinçli çabadır aynı zamanda..Sayfa20



Ocak 19, 2014

Freud: Görüntünün Ortasındaki Karanlık - Louis Breger


Dili: Türkçe


Irvin Yalom'u (Nietszche Ağladığında) ve Rilke'yi okumam; hemen öncesinde ise tarih okuyup belgeseller izlememle başladı bu ilgi.. 
Bu koskoca ve ağır gramajlı kitabın pek de objektif yazılmamış olduğunu söyleyerek başlamam doğru mu bilmiyorum ama nihayetinde insan elinden çıkmış hangi kitap hangi yazı hangi film objektif olabilir ki? Önemli olan hayatta eleştirel ve şüpheci bakış açısından sapmamak.. Her görünene inanmamak..

Belli ki Louis Breger bir şekilde Freud'a gıcık kapmış. Ki kitabın sonunda kendinden bahsettiği yerde ilk başlarda koyu Freudcu olduğunu söylüyor. Çok çok çok fazla kaynaktan sentez yapıp kendi psikanalizini uygulamış. Zaten aslında bunu yapan herkes kendi psikanalizini uyguluyor. 

Bir psikanaliste Freud okuyorum, hangi kitabı tavsiye edersiniz diye sorduğumda bu kitaptan "berbat" diye bahsett. Ernst Jones'un biyografisini önerdi. Velhasıl bu kitapta Jones'tan kör kütük bağlı bir mürit olarak bahsediliyor. Freud'a gelince, aşırı hırslı, egosunu tatmin etmek ve ünlü olmak için evrensel teoriler üretmeye çalışan bir adammış izlenimini aldım. İyi bir koca ve baba değil falan filan. Açıkçası tarihteki büyük işler başarmış adamlar zaten genelde çekilmez ve iğrenç adamlardır, o yüzden fazla şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Yine de bu kitabı bitirip Freud'dan nefret etmek; Pearl Harbor tarzı filmleri izleyip "Yaşasın Amerika, kahrolsun Japonlar!" demek gibi olur. 

Etrafta bulabildiğim biyografileri ve Freud'un kendi kitaplarını okumakla işe devam edeceğim. Ancak bu kitapta anlatılan Freud teorilerine göre şimdilik yorumum kendisine pek katılmadığım yönünde. Öncelikle Nietzche Ağladığında kitabından haliyle Freud'un ilk akıl hocası Josef Breuer'e çok sempatim var. Önce Breuer'i daha sonra da kendi fikrine %100 katılmayan herkesi (mesela Adler ve Jung) hayatından uzaklaştırması eleştiri kaldıramadığı ve aslında açık fikirli olmadığını gösteriyor. (Ben de analizini mi yapıyorum ne?! Yok yok, asıl olayları tek kaynaktan okudum, henüz değil) Hastalarında annenin önemini, çocuk, kardeş veya yakınların ölümünü genellikle es geçip gerçekten her travmayı bebeklik cinselliğine bağlıyorsa bence bu biraz saçma. Kadınların toplumdaki yerini genellikle aşağı gördüğü teorilerinde görünse de (penis kıskançlığı, kadınlar gelişmemiş erkeklerdir vs) kızı dahil bir çok kadın psikanalist yetiştirmiş. Bu konuda ortadayım. Sonuçta psikolojiye yaptığı katkıları da inkar edemeyiz.

Neyse okuyup göreceğiz, şimdilik burada durayım. Okuması ağır, zira çok uzun. Konu ilginizi çekiyorsa kaynaklardan sadece bir tarafı olarak okunmalı derim. Ama benim gibi oturup hepsini okuyacağım demiyorsanız sanırım daha objektif birini bulmak daha doğru olur. Bu kişi kanımca Jones veya müritleri de olmamalı. Henüz bir önerim yok ama eminim daha ortadan anlatan vardır. History Channel'ın belgeseli daha objektif mesela..










Eylül 01, 2013

Datça'da Zaman - Nihat Akkaraca

Dili: Türkçe

Nihat Akkaraca Datça'daki konu komşudan, dedelerden annanelerde toparlamış efsaneleri, anıları, hikayeleri; böyle şipşirin bir çalışma çıkarmış ortaya. Bayıla bayıla bir gün içinde okudum..

Datça aşığı biri olduğumdan mı bilmem ama anlatım da çok hoşuma gitti.

Eeeen beğendiğim hikaye ise, tee zamanında Datça'dan çıkıp Antalya'daki Köy Enstitü'süne giderken yüzlerce badire atlatan bir grup miniş Datçalı çocuğun hikayesiydi. Gözlerim dola dola okudum..

Datça'yı bilmeseniz bile çok seveceğinizden eminim.

Nisan 05, 2012

Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir - Şafak Pavey


Dili: Türkçe

Birleşmiş Milletler'de insan hakları üzerinde çalışmış olan Şafak Hanım, görev gereği bir süre yaşadığı İran'dan izlenimlerini, aslında daha çok anılarını anlatmış bu kitapta. Son yıllarda sağdan soldan okuduklarımla aslında çok merak ettiğim bir medeniyet.

Gülümsemesi yüzünden eksik olmayan; televizyondan, gazete sayfalarından bile insana pozitif enerji veren birisi Şafak Pavey. Bu nedenle aslında kitabın tonuna çok şaşırdım. O ne yapıp edip oralarda olumlu şeyleri olumsuzlardan daha fazla yapmayı becermiştir dedim ancak anlaşılan öyle olmamış. Kendi ülkemize dönüp baktığımda son zamanlarda işlerin iyice cıvıdığı bir dönemde, bu kitap beni çok korkuttu. Şu andaki durumu belki daha iyi anlamak açısından herkesin okuması gerekiyor diye düşünüyorum.

Kitaptan aklımda kalanları, aslında aklıma kazınanları ve kalbimdeki korkuları maddeler olarak yazacağım.

- Ahlak polisinin mütemadiyen yabancılara bile hicap (örtünme) uyarıları
- Evcil hayvan denen iblis varlıklar(!)
- Kadınların futbol maçlarına gidememeleri
- Cumhurun seçtiği başkanın aslında son sözü söyleyen mollaların kuklası olması
- Minyatür sanatının has tarihine sahip bir ülkenin, elin delisi peygamberin kötü karikatürünü çizdi diye tamamen yasaklanması (Şiilikte resim yasağı yokmuş)
- Her evde balkon varken, hiç kimsenin balkonda oturamaması
- Kadınların duvar dibinden yürüyüp, varlığından utanması
- Mevlana'nın adının neredeyse hiçbir yerde olmayışı
- Dunyanin en aktif yeralti hayatina sahip ulkesi Iran cumhurbaskani Ahmedinejad'ın "İranlı eşcinsel yoktur" sözleri
- Heykelin, iç mimarinin yasak olması
- Baskı altındaki zavallı liseli çocukların (kızların) topluma kabul olmak için görünen tek yerleri olan yüzlerine estetik yaptırmaları
- İranlı gençlerin "nükleer" merakı
- Parlak kız öğrencilerin yüksek öğretim için ancak evli olmaları durumunda burs alabilmeleri
- Kadın sesinin "şeytan işi" olması
- Havaalanı güvenlik kontrolü/tacizi
- Kadınlara uygulanan bisiklet yasağı

Bahsi geçmese de kitap boyunca aklımdan hiç çıkmayan görüntü ise 2009'da Ahmedinejad'ın tekrar seçildiği şüpheli seçimler sonrası çıkan olaylarda kalbinden vurulup ölen 16 yaşındaki Nida.

...Çünkü İran'da rejim muhaliflerini asmak için kimsenin sesini çıkaramayacağı kadar kutsal bir neden vardır: Devlete karşı yapılan eylemler 'Allah düşmanlığı' olarak tanımlanır. İslam devletinde de Allah'a düşmanlık suçunu devlet affetse bile kalabalık radikal muhafazakar toplum o 'ceza'yı kendi eliyle vermeye hazırdır! Hatta bazı durumlarda devletin asması bile tercih edilebilir...Sayfa18

..."Bizde sadece Hazar Denizi kıyısında evi olanlar bahçelerine çıkabilirler. Bunun dışında kimse rejime balkonundan ya da bahçesinden görünmek istemez." Başımı önüme eğdim...Sayfa33

(Futbol ile ilgili olarak)...Çünkü Hameney ve ekibine göre, kadının yabancı bir erkeğin vücuduna bakması İslami kurallara aykırıydı...Sayfa54

..Ben 2000 yılındaki o İran denen muhteşem metafizik adasına taşınıp ve yeniden şahit olacağımı düşündüğüm o inanılmaz reform rüzgarının eseceğini umarken, birkaç ay sonra Ahmedinejad seçildi. Hatemi döneminin resmen bitmesiyle herşey bambaşka bir yöne doğru gitmeye başladı..Sayfa88

(Kuş gribi salgını gibi önemli bir mevzuyu bile halkından gizleyen ülkenin -bütün haberler sansürlü- insanının nükleer savaştan çekinmemesi üzerine)..Dünyadaki bütün gelişmelerden bihaber yaşayan, duydukları, gördükleri, bildikleri kısaca bütün iletişim yolları mollaların insafına göre şekillenen İranlıların, sıradan çelişkilerinden birini yaşıyordu, her zaman olduğu gibi..Sayfa103

(Şah döneminde, kadınların şarkı söylemesinin günah sayılmıyormuş. Daha sonra 'haram' ve 'şeytani' olarak nitelendirilmiş. Şah döneminde minik bir kız olarak müzik kariyerine başlayan bir hanımın hikayesi üzerine)..İslam'a inancı sonsuzdu ama ne kadar hatmettiyse kadın sesini yasaklayan hiçbir emre rastlayamamıştı..Sayfa129

..Mülteci kampları; yokluk, savaş, ayrımcılık, şiddet ve çeşitli zorluklara maruz kalarak, ülkelerini arkalarında bırakmış, hafızaları acı yüklü insanlarla dolu olmasına rağmen, herkesin birbirine daha sıkı sarıldığı, size ne tip, ne renk ya da ne isimde olduğunuza göre davranılmayan ve insan olduğunuzu bir kere daha hatırladığınız yerlerdir...Sayfa144

Ocak 20, 2012

Ve Geri Kalan Her Şey - PuCCa


Dili: Türkçe

Twitter'dan bloglardan uzak olunca tabii haberim yoktu benim PuCCa'dan. Cem patron sağolsun, ben elin sarı çiyanı tarafından terk edilince bu kitabı verdi bana. "Hem gülersin hem de erkeklere süper küfrediyo rahatlarsın" dedi.
Meğersem bu PuCCa blog yazarıymış. Başlarda gerçek isim falan da kullanmıyormuş, içini dökmek istemiş. Ana avrat düz gidip hayatını anlatmış. Sonraları kitap olmuş. İyi de olmuş. Kendisinin de kabul ettiği gibi "edebi" bir değeri yok ancak hayatımızda olan biten küçük detayları dile getirmesi ve yazım tarzı çok hoşuma gitti. Ne demek şimdi küçük detay diyeceksiniz. Yani neredeyse hergün karşılaştığımız ama dile getirmeye gerek görmediğimiz şeyler.
Bir şey anlatırken aralarda başka başka yerlere gidiyor. Murathan Mungan'ı sokuşturucam yine ama o Yüksek Topuklar'daki gibi. Çok eğlenceli!
Bir sürü yerde kahkahalara boğulup gözlerimden yaşlar geldi gülmekten.
Yine beğendiğim birkaç kısmını koyacağım buraya ancak kitabın ve hitabın göstergesi olmayacak. Keza kendi başına olsa çok masum durabilecek bir sözcüğü bazen bir olayın akışı içinde öyle kullanıyor ki midenize kramplar girebilir gülmekten. Eh tabi buraya da 2 3 sayfalık yazıyı koyamayacağım için en iyisi mi siz de okuyun.
Bol kahkahayı kendinize çok görmeyin. Hatta blog sayfasına da bakın: http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/



...Kendi kendime emekli teyze listesi yaparak çıktım dışarı, o sırada da Pekmez aradı, ya dedim bu çocuğun arabası var, elimde bir ton poşetle eve kadar yürümeyeyim, bi işe yarasın diyerek onu da çağırdım markete. O da hemen geldi, ya var ya bence bu çocuk bu yüzden kaybetti. Ne zaman çağırsam işi gücü bırakıp koştur koştur geliyor. Tek bana özel değil tabii bu durum, karısı da aradığında aynı şekilde yapıyor. Bi hayır demeyi öğren be adam, vallahi o zaman kazanacaksın ama ıı ıh ille birilerinin peşinde sürüklenecek..Sayfa53
Not: Bu kısmı kendim için özel olarak yazdım. Hayatta kimseye hayır diyemeyip kaybeden birisi olduğumdan. Ha bu arada, bu huyumdan vazgeçme kararı aldım. Artık iyi ışıl he ışıl yok haberiniz ola, hayırcı despot olacağım.

..Meğersem gay gruplar toplanıp gelmiş bu sezon ve bizim kaldığımız yer paso bunlarla dolu......Kız kıza Olimpos'ta olmak da neyin nesi? Denize gitmek için bile bir kilometre yol yürüyorsun.. Her taraf kaslı bebe dolu ve hepsi dünya ahret bacım, "Çin işkencesi mi lan bu" diyerek yedim de yedim bütün kahvaltıyı...Sayfa70

..Beyaz tenli olmanın zararı aslında bui esmerler ne güzel hiçbir bok yapmasalar bile kanlı canlı duruyorlar. Ben iki allık sürmeyeyim "geçmiş olsun tatlım lösemi olmuşsun" diyorlar...Sayfa161

..İyi biri gibi görüneyim bari bundan sonra yanında, bayramda huzurevine falan gidelim diyeyim de böyle götümden kelebek fışkıran iyilik perisi gibi görsün beni. Belki o zaman düdüklemek ister.........Belki de beni çok zeki bulmuştur, kendine göre fazla görmüştür. Yani evet, bence de zekmdan korkmuştur. Haklısın buna ben de inanmadım. Zekamdan neden korksun herif, sanki düşünce gücüyle atom bombası yapıp götüne sokacağım salağın, zaten bu da istediklerini elde edemeyen kızların bahanesi..Sayfa226

..Sonra lazer yüzünden daha dökülmemiş bazı tüycükleri fark ettim! Kadın onları sakın alma dökülecek demişti, o kadar büyük ikilemde kaldım ki, şimdi ne olur ne olmaz diye alsam mı? Yoksa amaaan ya ilk günden adamın koynunda ne işim var mı desem? Ya yolda trafik kazası geçirirsek? Ya o kurtulup beni kurtarmaya çalışırken eteğim açılırsa? Ya hastaneye yetiştirdiklerinde doktorlar buna "Kızı kurtardık, şu an yoğun bakımda traşlıyoruz" derlerse? Ya adam tam beni tekerleğin altından çıkartırken yanlışlıkla eli donuma gelirse, sonra midesi bulanıp beni orada kendi kaderime bırakırsa? Ya tam kaza anında güvenlik kameralarına takılırsak ve kameralar belden aşağımı haberlere verirlerse? Ya tüm Türkiye o gün ağdasız olduğumu öğrenirse? Haberleri izleyen teyzeler, "tüh tüh tüh pisliğe bak, yanına almış manken gibi çocuğu bi kuaföre git di mi? Japonya mı burası kapa kapa midem kalktı" derlerse?..Sayfa271

Kasım 13, 2011

Ayıp Olmadan - Aydın Boysan


Dili: Türkçe

Ben bu adama gerçekten hastayım!! Birkaç sene önce kardeşimin okulunda ufak bir söyleşi yapmıştı. Bu kitabın çıkış tarihine denk düşüyor.
Kitapla ilgili yorum yapmak haddime değil. Çok renkli ve çok keyifli bir kişilik olan Aydın Boysan'ın tahminimce yıllar boyu sağda solda yazdığı ufak yazıların bir derlemesi. Kitabın başında da zaten alakasız olduğunu kendi üslubuyla yazmış. Sonra da eklemiş, alakalı olmaları çok mu gerekli, diye.
Kitabı okurken o kadaaaaar çok yeri not almışım ki, hepsini buraya yazsam mı bilemiyorum :) Ama sanırım kitaplardan alıntılar henüz okumamış insanlara fikir vermesi açısından iyi oluyor.
Kitabın son bölümlerinde, Aydın Bey, dünya gezilerinden bahsetmiş. Orada gözüme takılan ufak bir ayrıntıyı burada yazmak istedim. Bu sene Rusya'ya yaptığım gezi sırasında hep görmek istediğim Joukowsky kasabasında buldum kendimi. Burası 2. Dünya Savaşı sırasında, Rus havacılık ve uzay sektörünün gizli gizli geliştirildiği yer. Aydın Bey ise böyle bir başka Rus kasabasına gitmiş. Havacılık değil belki ama, tamamen bir bilim köyü. Novosibirsk yakınlarındaki Akademgorodok şehri. Buranın varlığından haberim yoktu, transsibirya yolculuğumu yapacağım zaman mutlaka uğrayacağım.
Çok keyifli çok eğlenceli bir kitap. Herkeslere tavsiye ederim!


Kitabın "Dem" adlı bölümünden;
..Miktarı ne olursa olsun kendilerine verilen aklı kullanan bütün insanlar, bu kademelere ulaşma hafifliğine varmadan çok daha öcne kendilerini tutmayı başarırlar. Eğer insan gibi içilecekse (elbet bu da şarttır) ve elbet içecek olan "insan" ise içki zevk alacak, neşelenecek kadar içilir, bu derece de insan olana yeter..Sayfa18

Kitabın "İstanbul Deyince" adlı bölümünden;
..İstanbul'un Marmara Denizi kıyılarına sahil yolu inşa ederek şehir yapısının tarihsel yapısına haince tecavüz edip, şehrin cibiliyetini perişan eden politikacılar, bu olayları da (6-7 Eylül olaylarından bahsediyor) düzenleyerek tarihimize birkaç utanç sayfası da eklediler..Sayfa56

..Bin türlü insan tipinin yaşadığı ve yaşayacağı insan topluluklarında çoğunluğu ortalaması parlak olmayan bilgi ve akıl gücünde insanların oluşturduğu besbellidir. Böylesi bir çoğunluk düzeyinin insan ve dünya kaderine egemen olmasını beklemek, insan aklına ve ahlakına sığamaz..Sayfa62

Kitabın "Zaman Geçerken" adlı bölümünden;
..Eski günleri özlemle anmak, neşelenmenin de, yakınmanın da kaynağı olabilir. Olsun varsın!.. Hem zaten hepimiz üç zamanı ille de birleştirerek yaşamak durumunda değil miyiz? İlkel olmaktan kurtulan bütün insanların varabildiği ruhsal basamaküç zamanı birlikte yaşamak olmamalı mı?..Sayfa73

Kitabın "Dünyadan" adlı bölümünden;
..Yalnız bu kadar da değil.. Fransa Brigitte Bardot'yu yetiştirmiş bir ülkedir.. Önemserim. Brigitte Fransa'ya Sarkozy'den daa çok hizmet etmiştir..Sayfa87

"Sevimli İnsanlar" adlı bölümden;
..Ancak Bektaşi hiç böyle düşünmez. Ona göre insan, Allah'ın verdiği aklı kullanarak, kadere bağlamadan geleceğini planlayan, görevini savsaklamadan yapan, ayrıca kendine ve çevresine karşı "sorumluluğu" olan bir varlıktır..Sayfa108

"Sanat ve Sahneler" adlı bölümden;
..Mizah, sağlıklı zehirler içerir..Sayfa116

"Hanımlar Huzurunda" adlı bölümden;
(Leyla ile Mecnun hikayesi üzerine bir yazı sonunda)
..2000 yılından 2100 yılına kadar geçecek olan zamanı "Sevgililer Yüzyılı" ilan ediyorum.. İsterse de kimse takmasın..Sayfa134

Haziran 19, 2011

Gramofon Hâlâ Çalıyor - Selim İleri

Dili: Türkçe

Şimdi neden Küçük Prens'in en beğendiğim çevirisinin Selim İleri tarafından yapılmış olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu kitapta Selim Bey çocukluk anılarını anlatmış. Etrafındaki akrabaları konuyu komşuyu paylaşmış. Aslında bakınca hepimizin hayatında böyle insanlar var ve hepimiz nihayetinde böyle bir kitap yazabiliriz. Ancak basit bir manolyayı çok insan bu kadar güzel bir dille okuyana yaşatamaz. Hikayeler ve durum anlatıları "Moda"da, "Kadıköyü"nde, "Fenerbahçesi"nde geçiyor. Eskilerin şaşaalı yaşantılarında fransızcadan geçen kelimeleri görmek çok hoşuma gitti: mesela "parfön". Bitmesini istemediğim bir kitap daha ama malesef bitiyorlar. Yazarın yazdıkları doğru mu değil mi artık orası da kendisinin söylediği gibi tartışılır ama tartışmaya hiç gerek yoktur. Selim İleri'nin çocukluğunda zaten o güzel hayal gücü ve bakış açısına sahip olduğunu görüyoruz ki işte tam da bu yüzden dedim, Küçük Prens'i Türkçe'ye kanımca en güzel çevirmiş zat-ı âlidir kendisi.


... Galiba her 'yazı' gibi, her 'anlatış', her 'okuyuş' da biricikti.. sayfa26

Haziran 12, 2011

Journal du Voleur - Jean Genet


Dili: Fransızca

Kitabın ilk 3-4 sayfasında resmen ağladım. Sonra alıştım. O kadar edebi bir dil kullanmış ki yazar, fransızcası ağırdı yani. Uzun zamandır fransızca okumamamın da etkisi herhalde. Neyse sonraları alıştım okudum güzelce. Yazarın otobiyografisi gibi bu "Hırsızın Günlüğü" kitabı. İlgilenene Türkçesi Ayrıntı yayınlarından çıkmış. Peki nerden okudum bu kitabı? Sevgili Patti Smithçiğimin kitabında inanılmaz bir Genet hayranlığı var. Hatta Paris'e gittiğinde müzesini de ziyaret ediyor. Neyse gelelim Genet'ye kimdir nedir.. Efendim kitap 1930lardan 2. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemi içeriyor. Bir bakıma inanılmaz bir gezgin Genet, Avrupa'nın bir sürü yerinde yaşıyor. Ama nasıl yaşıyor? Kendisi bir homoseksüel, hırsız, fahişe, bir hain ve bir yazar. Avrupa'yı hapishane hapishane geziyorum diyor kendisi de. Aşık olduğu ve beraber olduğu veya olamadığı erkekleri öyle bir tarif etmiş ki, böyle bir şehveti ben ne bir kadının erkek için yazdığını ne de bir erkeğin kadın için yazdığını gördüm. Anlatılan sabit bir olay yok. Bir ileriden bir geriden sahneler var. Hayatında önemli erkeklerden bahsetmiş, Java, Stilitano, Armand, Lucien, Salvador vs.
Kitabı bitirdikten sonra benim aklıma gelen önemli birşey şu oldu. Gezgin insanlar, bütün hayatları boyunca ordan oraya gidenler, acaba bir noktada hırsızlığa başvurmak durumunda kalır mı? Hani bileyim de ona göre çıkacağım yola..


...L'expérience est douloureuse et je ne l'ai pas encore achevée.. sayfa243

...La trahison, le vol et l'homosexualité sont les sujets essentiels de ce livre. Un rapport existe entre eux, sinon apparent toujours, du moins me semble-t-il reconnaître une sorte d'échange vasculaire entre mon goût pour la trahison, le vol et mes amours... sayfa193

...Les Allemands seuls, à l'époque de Hitler réussirent à être à la fois la Police et la Crime. Cette magistrale synthèse des contraires d'un magnétisme qui nous affolera longtemps... sayfa214

Nisan 15, 2011

Çoluk Çocuk - Patti Smith

Dil: Türkçe

Kitabı bitirmemek için ne kadar uğraştığımı anlatamam. Sadece hiç bitmesin istedim. Hayatının anlamını arayan, kendisi için en doğru yolu bulmaya çalışan eski dostum bu kitabin içinde kendini kaybetmeli. Patti, kendi otobiyografisini yazmış. Küçük kasabada geçen çocukluğundan başlıyor. Ruh ikizi Robert'ın hikayesini de paralel olarak izliyoruz. Patti, Öğretmenlik okuduğu üniversiteyi bırakıyor ve New York'a gidiyor. Sokaklarda yatıyor, şanslıysa kereviz sapıyla besleniyor. Ufak işlerde çalışmayı deniyor ve Robert'la tanışıyor. Tek isteği "sanatçı" olmak. Kabiliyetlerinin henüz farkında değil. Tam olarak hangi sanatı icra etmesi gerektiğini bile bilmiyor ama sanatçı olmak var kafasında. Robert'la beraber ve bazen onsuz çok farklı dünyalara giriyor. Çevresinde Janis Joplinler, Jefferson Airplaneler, Jimi Hendrixler var. Patti daha sanatçı olamadan Janis ve Jimi ölyür. Patti okumayı çok seviyor. Rimbaud hastası. Kalkıp Paris'e gidiyor, geziyor. Şiiriyle, resmiyle müziğiyle harika bir sanatçı oluyor. Sanırım bütün kitabı anlatmak geliyor içimden ama kesmeliyim. Kendi adıma, tamamen büyüleyici bir hayatı olmuş. Burada yazmak doğru değil belki ama kendime örnek aldığım bir hatun. Çünkü birgün ben de içimde saklı o şeyi çıkarmak, tabii bir yandan da bu uzay püsür meselelerinde iyi olmak istiyorum. Gelecek zaman konuşunca hep gelecek olarak kalır gibi geliyor bana, hiç ulaşılmazmış gibi ama umarım uzanabiileceğim mesafededir.


"Solumdaki masada Janis Joplin grubuyla birlikte takılıyordu. Sağımda Grace Slick ve Jefferson Airplane ile Country and the Fish elemanları vardı. Kapıya bakan son masada Jimi Hendrix oturuyordu...."

Mart 01, 2011

MARCOS'la on gün, adları ve yüzleri olmayanlar - Metin Yeğin

Dil: Türkçe

Kitap için sonuçta yine güzel diyeceğim ancak birtakım itirazlarım var. Kitap genel olarak Latin Amerika'daki birkaç ülkedeki devrim hareketlerini gözlem için gitmiş Metin ve Özgür (kız)'ü anlatıyor. 1999 yılında gitmişler. Önceden çeşitli bağlantılar kurarak ulaştıkları Meksika'daki La Realidad'da yaptıkları gözlemleri anlatıyorlar. Fakat, kitap 3er 4er sayfalık bölümlerden oluşmakta ve bir Metin'in ağzından, bir Marcos'un ağzından bir de arada broşür çevirileri ve onlar gibi oraya gitmiş başka ülkelerden insanların yazdıkları yazıların çevirileri var. Malesef, kitabın şekli o kadar kötü hazırlanmış ki özellikle kitabın yarısına kadar "kim konuşuyor", "noluyor", "du bi dakka yaa bu konuşan kim" diyorsunuz. Neyse, onun dışında sürekli ve ısrarla tekrarlanan "Türkiyeli" lafından biraz rahatsız oldum. Metin ve Özgür'ün hayatlarını merak ediyorum. Genel olarak, Marcos'la yaptıkları konuşmalar, komün yaşamına ait küçük ve çok ilginç detaylar verilmiş. Orada yaşadıkları sefalet içinde davasından vazgeçmeyen yerlilerle vakit geçirmişler, çok takdir ettim. Tabi orada bir nevi "canlı kalkan" olarak bulunuyorlar çünkü her an ölme olasılığı var ve kendileri de dediği gibi, saf bedenlerini hiç bu kadar değerli hissetmemişlerdi. Kitaptan aklımda kalan çok güzel bir deyim var, buraya da yazmak isterim: "Yıldız giymiş gece"..

Şubat 26, 2011

Başın Öne Eğilmesin, Sabahattin Ali'nin Romanı - Hıfzı Topuz

Dil: Türkçe

Son zamanlarda Sabahattin Ali'nin kitaplarını da okuyunca hayatını da okumak farz oldu haliyle. Türkiye'de aydın katlinin ilk örneği olan Sabahattin Ali'nin hayatını Hıfzı Topuz çok hoş bir kurguyla yazmış. Cumhuriyet dönemi ve hemen sonrasıyla ilgili kim varsa kafamızda hepsiyle arkadaş ahbap. Birçoğunun ismi geçiyor kitapta. Sabahattin Ali'nin hayatının yanı sıra, İnönü döneminde Türkiye'nin siyasi ve sokak ortamını da güzelce özetlemiş. Açık olmak gerekirse o zamanlara dair bilgim çok kısıtlı. Yeni bir heyecan doğurdu içimde. O zamanları iyice öğrenmek lazım olduğu kesin ama tetikleyici bir unsur gerekiyor sanırım okumaya başlamak için. İşte bu kitap çok etkili bir tetik o anlamda. Bir başka mevzu da, romanlarında geçen hikayelerin, hayatını okurken birer birer belirmesi. Yazarların eserlerini hayatlarından ayrı düşünmemek lazım..